Enflasyon rakamları bize ne söylüyor?
Değerli okurlar merhaba, dün beklenen nisan ayı enflasyon rakamlarımız açıklandı, hadi gelin, rakamlar bize ne diyor hep birlikte bakalım. TÜİK Nisan ayı enflasyonunu aylık %4,18, yıllık %32,37 olarak açıkladı. Bu rakamın gerçeği ne kadar yansıttığı ayrı bir tartışma. Ama şu kesin: Açıklanan veri bile yaşadığımız ekonomik sıkıntının büyüklüğünü gizleyemiyor.
Çünkü artık bu ülkede sadece açıklanan enflasyon yok. Bir de her sabah markette etiket değiştirirken, kiraya zam konuşurken, akaryakıt tabelasına bakarken, faturayı eline aldığında hissedilen bir enflasyon var. İnsanlar bunu istatistiklerden değil, doğrudan hayatın içinden ölçüyor. Ve çoğu zaman o his, açıklanan rakamların çok ötesinde.
Yıl sonu hedefi %16’ydı. Henüz yılın dörtte biri geride kalmışken bu hedef fiilen hükümsüz hale gelmiş durumda. Bu noktadan sonra mesele “hedefe ulaşmak” değil, hedef koyma ciddiyetinin sorgulanmasıdır. Bilhassa asgari ücret zammı ve emekli zamları oluşturulurken yıllık hedef rakamlarının baz alınıyor olması, mevcut durumun vehametini daha da artırıyor. Aslında bu şu demek oluyor, yıllık bazda enflasyon karşısında erimemesi gereken zamların, ilk 4 ayda çoktan eridi… Rakamları okumayı bilmeyenler için “ asgari ücretli yada emeklinin yaklaşan kurban bayramında kurban kesme hayali bile kuramadığı” nı gözlemlemek sanırım daha realist bir tablo çizecektir.
Dün yapılan açıklama da ki gerekçeler: küresel dalgalanmalar, savaşlar, jeopolitik riskler… Elbette dünya güllük gülistanlık değil. Küçük bir bilgi “4,5 yıldır birbirini bombalayan iki ülke var: Rusya ve Ukrayna. Savaşın göbeğindeki Rusya’da enflasyon: %5,90. İşgal altındaki Ukrayna’da enflasyon: %7,90.” Yani, vatandaşın sofrasındaki ekmeğin küçülmesi, mutfak masrafının katlanması, kiraların erişilemez hale gelmesi sadece dış gelişmelerle açıklanamaz. Çünkü hissedilen enflasyon tam da burada, hayatın en temel alanlarında kendini gösteriyor.
Çünkü sorun sadece dışarıda değil.Türkiye’de enflasyon artık geçici bir dalgalanma değil; yapısal bir soruna dönüşmüş durumda. Üretim zayıfladı, tarım geri plana itildi, sanayi politikaları süreklilikten uzaklaştı. Ekonomi; kısa vadeli çözümlerle, dış kaynağa bağımlı bir yapıya sıkıştı.
Kendi kendine yetebilen bir ülkeden, temel ürünlerde bile dışa bağımlı hale gelen bir ülkeye dönüşmenin bedeli bugün sadece verilerde değil; pazarda filesini dolduramayan, ay sonunu getiremeyen, her geçen gün biraz daha kısmak zorunda kalan milyonların hayatında açıkça görülüyor.
Resmî enflasyon ile hissedilen enflasyon arasındaki makas açıldıkça, toplumun ekonomik verilere olan güveni de aşınıyor. Çünkü insanlar açıklanan oranlara değil, yaşadıkları gerçeğe inanıyor.
Ve bu tablo doğrudan hayatın kendisini vuruyor.Artık mesele istatistik değil; geçim meselesidir. Maaşlar eriyor, alım gücü düşüyor, orta sınıf her geçen gün biraz daha aşağı çekiliyor. İnsanlar sadece yoksullaşmıyor; aynı zamanda geleceğe dair umutlarını da kaybediyor.Bu bir kader değil. Bu, yıllar içinde yapılan tercihlerin doğal sonucudur.
Peki başka bir yol yok mu?Var. Ama bunun için önce gerçekle yüzleşmek gerekiyor. Sorunu doğru tanımlamadan çözüm üretilemez. Sürekli dış nedenlere odaklanan bir yaklaşım, içerideki yapısal sorunları görünmez kılar.Çözüm; üretimi önceleyen, tarımı ve sanayiyi yeniden ayağa kaldıran, kaynakları belirli kesimlere değil toplumun geneline yayacak bir ekonomik anlayıştan geçiyor. Güven veren, öngörülebilir ve uzun vadeli bir politika seti olmadan bu döngü kırılmaz.
Ekonominin kurmayları için aslında artık karar verme zamanı:
Gerçeklerle yüzleşip yön mü değiştireceğiz, yoksa aynı gerekçelerle aynı sonuçları yaşamaya devam mı edeceğiz?
Çünkü ortada bir gerçek var:Açıklanan enflasyon ne olursa olsun, hissedilen enflasyon bu toplumun gerçeğidir.Ve bu yangın artık hepimizi yakıyor.
Hepinize umut dolu bir ülke ve mutlu yarınlar diliyorum.
















