EKONOMİNİN DİNAMOSUNDAN MESAJ VAR
Değerli okurlar merhaba, bugün ekonominin önemli paydaşlarından biri olan MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir’in yaptığı açıklamaya ve bize verdiği sinyallere dikkat çekmek istiyorum. Açıklama şöyle "asıl dert finansman değil, plansız yatırımların yarattığı atıl kapasite".. Bu çıkış, ilk bakışta bir öz eleştiri gibi tınlasa da aslında sanayideki yapısal iflasın itirafıdır. Neden mi? Çünkü Müsiad ekonominin saha tarafıdır, yani ekonominin uygulamadaki aynasıdır. Sahadan gelen bu sesi ciddiye almamak mevcut durumun yansımalarına sırtımızı dönmekle aynı şeydir. Bunu yaparken de verilerin soğuk gerçekliğiyle yüzleşmeyi de ihmal etmemek zorundayız. Zira karşımızdaki tablo bir "fazlalık" sorunu değil, bir "metabolizma" çöküşüdür.
Eğer piyasadaki ucuz kredi furyası sanayide bir "yatırım çılgınlığı" yaratsaydı, bugün Kapasite Kullanım Oranlarının (KKO) rekor kırmasını beklerdik. Oysa Nisan 2026 verisi %73,8 ile tarihsel ortalamanın bile altında can çekişiyor. Bu rakam bize şunu fısıldıyor: Sorun fabrikaların çokluğu değil, o fabrikaları döndürecek talep ve verimlilik motorunun tekliyor olmasıdır.
Sanayicinin elinde kalan "atıl kapasite" bir tercih değil, plansızlığın ve stratejik körlüğün faturasıdır. Düşük faiz döneminde teknolojik dönüşüm yerine "betona ve benzer üretime" gömülen kaynaklar, bugün yüksek faiz duvarına toslayınca "atıl" yaftasıyla paketleniyor.
2022’den beri sanayinin GSYH içindeki payı eriyor. Büyüme rakamları hizmetler ve inşaatla makyajlanırken, sanayi üretimi Mart 2026’da gelen %1,1’lik gerilemeyle alarm veriyor. Sanayi artık ekonomiyi sırtlayan bir motor değil, ayağa dolanan bir prangaya dönüşmüş durumda.
Neden mi? Çünkü biz;
İthalata bağımlı ihracat sarmalından çıkamadık.
Düşük teknoloji tuzağına gönüllü hapsolduk.
Nitelikli işgücünü değil, ucuz işgücü illüzyonunu kovaladık.
MÜSİAD Başkanı’nın finansman maliyetini ikincil plana iten yaklaşımı tehlikeli bir eksiklik içeriyor. Evet, plansız yatırım bir sorundur; ancak yüksek finansman maliyeti, bu yapısal sorunu bir "kangrene" dönüştürüyor. KOBİ’lerin nefesinin kesildiği, sermayenin buharlaştığı bir ortamda "verimlilik artırın" demek, yoğun bakımdaki hastaya "koşarsan düzelirsin" demekle eşdeğerdir.
Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya ucuz kredi nostaljisiyle günü kurtarmaya devam edeceğiz ya da eğitimden yargıya, Ar-Ge’den liyakate kadar uzanan bir Yapısal Restorasyon başlatacağız.
Şunu net görelim: Stratejik bir akılla planlanmamış her kapasite artışı, gelecekteki bir "iflas dosyasının" ön hazırlığıdır. Sorun geçmişin ucuz kredileri değil; o kredilerle inşa edilen köhne zihniyetin, bugünün dünyasında rekabet edememesidir. Sanayi, "hizmetleşen ekonomi" kılıfı altında eritiliyor. Ve unutulmasın ki; fabrikası duran bir ülkenin, geleceği de askıdadır.
Bugün yazımı büyük lider Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözüyle bitirmek istiyorum;
“Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”
― Mustafa Kemal Atatürk
















