MUHTARLARIN VEBALİ
Tufanbeyli Belediyesi, dondurucu kış günlerinde eğitime destek olmak ve çocukların yüzünü güldürmek amacıyla ilköğretim öğrencilerine mont yardımı başlattı.
Belediye Başkanı Ahmet Aktürk, dağıtım törenine bizzat katılarak çocuklarla yakından ilgilendi. Sadece hediyelerini vermekle kalmayan Başkan Aktürk, çocukların montlarını kendi elleriyle giydirerek onlarla sıcak diyaloglar kurdu.
Sosyal sorumluluk ve sosyal belediyecilik anlayışıyla hareket eden başkan Aktürk'ü bu örnek davranışından dolayı kutluyorum.
****
Başkan Aktürk, montları dağıtırken bir şey dikkatimi çekmişti. Beni ta çocukluk günlerime götürüverdi.
"Kemal'in kızı çıkar üzerindeki montu.Bir mont da benden, diyordu başkan.
İlkokul üçüncü sınıftayım. İlçe kaymakamlığı okulumuza yardım için gelmişti. Bütün sınıflar büyük sınıfta toplanmıştı. ismi okunanlar sırasıyla tahtaya çıkmış kaymakam beyin verdiği yardımları/hediyeleri almışlardı. Köyümüzün muhtarı ve okul müdürümüz de kaymakam beye eşlik etmiştiler.
Neler vermediler ki? Cicili bıcılı kazaklar, renkli renkli kalemler, kalın kalın montlar, çizmeler...
Çocukluk bu olsa gerek, Sıra bana gelecek diye heyecanla beklemiştim. Derken zil çaldı. Ardından yardımın bittiğini duyurdular.
Ben mahzun bir şekilde kaderimle kalakalmıştım. Kimseler beni görmemiş yetimliğimi önemsememişti.
Kaymakam bey, hadi onu geçelim o bilmez tanımazdı. Ya okul müdürüne ne demeli? Benim yetim olduğumu, okulun en çalışkan öğrencisi olduğumu bilmesine rağmen beni neden görmezden gelmişti?
Peki, ya muhtara ne demeli? Köydeki ihtiyaç sahiplerini, fakir fukarayı yetimi, öksüzü en iyi bilen muhtarlar değil miydi?
Muhtar demek seçilmiş kişi demekti. Hizmet getiren, ihtiyaçları tespit eden gencini yaşlısını bilen kişi demekti.
Muhtar demek köylünün hakkını hukukunu savunmak demekti. Bilir kişi diye adı çıkan bilmezlere inat şerhini koyup hak sahiplerine hakkını teslim eden kişi demekti.
Bizim bildiğimiz muhtar, seçilene kadar rekabet içinde olan seçimden sonra ayrım gözetmeyen kişiydi.
Hey hat ! Yanılmışım, unutuluşum, avutulmuşum.
****
Fazla uzatmayayım. Zil çaldı tekrar içeri girdik. müdürümüz/ öğretmenimiz beni görünce:
Âaa! Aziz sen burada mıydın? Pişman olmuş edasıyla " Seni nasıl unuttuk? Neyse şu boya kalemlerinden bir kutu kalmıştı, sana vereyim" tarzında laflar ederek gönlümü almaya çalıştı.
Temiz saf ve o çocuk ruhumla nasılda mutlu olmuştum...
Öğlen yemek arası eve vardım.
Annem: Hoş geldin oğlum. Gel bakayım ne getirdin. Bugün kaymakamlık okulda yardım dağıtmış.
Anneme: Altılı küçük boya kalemlerinden verdiklerini söyleyip olan biteni anlatınca:
Anacığım yarı sitemli yarı intizarlı bir ses tonuyla: Allah’ından bulsunlar! Yardımları başlarına çalınsın! Vermez olasıcalar! Ayrımcılık yapan fakiri yetimi görmeyenin gözü kör olsun! dedi.
Anacığım haklıydı. Komşunun çocuklarına bot çizme, gocuk verildiğini görünce dul bir kadın olarak oda hüzünlenmiş, yapılan haksızlıklar içine oturmuştu.
Evet, gönül almak kadar güzel bir şey yoktur. Ancak gönüller harabat olursa mazlumların ahına ne hükümdar dayanır ne de emir ül ümera!
Buradan köyümüzün muhtarı eniştem, amcam oğlu Tugay Akbal'a da selam olsun.
Ona da tavsiyem: Yapıcı ol, çözüm odaklı ol, mahallede öğretmenin imamın işine fazla müdahil olma. Ezilenlerin, kimsesizlerin elinden tut. Merhamet elinle yetimlerin saçını okşa. Sana geleni boş çevirme. İnsanların sözüne kanıp da şunu bunu şikayet etme. Sen doğru olduğun süre hak da hukuk da seninle beraber olduğunu unutma.
Velhasıl dikkat etmezlerse muhtarların vebali büyük hem de çok büyük.














