ÜNİVERSİTELERDE ALARM ZİLLERİ ÇALIYOR
TABAN ÇÖKÜYOR, TEPE ŞİŞİYOR
Türkiye’nin devlet üniversitelerinde son beş yılda yaşanan kadro değişimi, neredeyse bir fay hattının gerilimi gibi.
2020’de 46 bin 277 olan araştırma görevlisi sayısı, 2025’te 32 bin 629’a düşmüş durumda. Yani beş yılda 13 bin 648 genç akademisyen eksilmiş; tam yüzde 30’luk bir kayıp.
Aynı dönemde profesör sayısı yüzde 44, doçent sayısı yüzde 59 artarak sırasıyla 34 bin 555 ve 23 bin 343’e yükselmiş. Dr. öğretim üyeleri ise sadece yüzde 10 artmış.
Kısacası: Piramidin tabanı çöküyor, tepesi şişiyor.
Bu tablo yalnızca bir istihdam grafiği değil; akademinin önümüzdeki on yılının karanlık bir ön izlemesi. Çünkü eksilen kesim, üniversitenin motor gücü: doktora yapan, araştırma yürüten, makale üreten, laboratuvarda sabahlayan, derslere giren genç akademisyenler. Onlar gidince geriye “üst kadro enflasyonu” kalıyor.
2018’de gevşetilen doçentlik kriterleri, kurum içi terfi patlaması ve 50/d kadrolarının hoyrat kullanımı bu şişkinliği adeta besliyor.
Yaş dağılımı ise daha ürkütücü:
55 yaş üstü akademisyen oranı yüzde 32’ye dayanmış; 35 yaş altı akademisyen oranı yüzde 18’e kadar düşmüş.
On yıl sonra emeklilik dalgası vurduğunda laboratuvarda, projede, derste kim olacak?
Bu çöküşün nedeni aslında çok basit: Para.
2025 sonu itibarıyla bir araştırma görevlisi net 70–73 bin TL alıyor. Aynı nitelikteki genç bir mühendis, yazılımcı ya da finans uzmanı özel sektörde 100–150 bin TL’yle başlıyor. İstanbul’da kiraların 35–40 bin TL olduğu bir ülkede hangi parlak genç, “bilim aşkı” için akademiye girebilir?
İçeride kalanlar ise tek bir şeye odaklanıyor: Ünvan.
Çünkü her kademe dev bir maaş farkı demek:
Dr. Öğretim Üyesi: ~84 bin TL
Doçent: ~90 bin TL
Profesör: ~112 bin TL
Bu ortamda kimse “nitelikli yayın” ya da “bilime katkı” konuşmuyor. Herkesin hedefi aynı: “Bir an önce doçent olup nefes alayım.”
Böyle olunca da akademi, yetenekli gençlerin tercih ettiği bir bilim merkezi olmaktan çıkıp, başka yolu kalmayanların durağına dönüşüyor. En iyiler yurt dışına gidiyor, kalanlar ünvan peşinde koşuyor, piramidin tabanı hızla boşalıyor.
Bu döngüyü kıracak şey de belli:
Araştırma görevlisi maaşının en az 90–100 bin TL net seviyesine çıkarılması,
50/d ve 33/a’nın disipline edilmesi,
Doçentlik ve profesörlük kriterlerinin yeniden sıkılaştırılması.
Aksi halde 2035’te karşımıza yaş ortalaması 58–60’a çıkmış, laboratuvarları ışık almayan, projeleri durmuş, genç hocası kalmamış üniversiteler çıkacak.
Çok basit bir gerçek var:
İnsanlar açlıkla bilim yapmaz.
Türkiye’de akademi şu anda tam da bunu deniyor.
Ve bu denemenin bedeli her geçen gün büyüyor.
Frene basmazsak, çok geç olacak.














