FAİZDE BEKLE-GÖR DÖNEMİ
Yarın gözler Merkez Bankası'nda olacak.
Piyasaların büyük bölümü politika faizinin yüzde 37 seviyesinde sabit bırakılacağını düşünüyor. Mevcut veriler ışığında bakıldığında bu beklenti oldukça makul görünüyor. Çünkü ekonominin önünde, enflasyon cephesinde kısa süreli de olsa nefes aldırabilecek bir dönem bulunuyor.
Haziran, Temmuz ve Ağustos...
Enflasyonun mevsimsel olarak en sakin seyrettiği, baz etkisinin en güçlü çalıştığı üç aylık pencere.
Gıda fiyatlarında olası düzeltmeler, enerji maliyetlerinde yaşanabilecek rahatlama ve yıllık hesaplamalara girecek baz etkisi, manşet enflasyonu aşağı çekebilir. Eğer buna Ukrayna-Rusya hattında veya Orta Doğu'da tansiyonun düşmesi de eklenirse, enflasyondaki gerileme daha görünür hale gelebilir.
Böyle bir tabloda yeni bir faiz artışı, enflasyona vurulmuş bir darbeden çok reel sektöre vurulmuş bir yumruk anlamına gelir.
Zaten yüksek finansman maliyetleri altında ezilen üretici, sanayici ve ihracatçı için ilave sıkılaşmanın maliyeti oldukça ağır olacaktır.
Üstelik yüzde 37'lik politika faizi, birçok gelişmekte olan ülkeyle kıyaslandığında hâlâ son derece yüksek bir seviyede bulunuyor.
Burada daha büyük bir soru var:
Bir taraftan yüksek faiz ödeyerek rezerv biriktirmeye çalışırken, diğer taraftan bu süreç nedeniyle sisteme yeni likidite vermek ne kadar sürdürülebilir?
Ekonomi yönetimi bir yandan frene basarken diğer yandan gaza dokunuyorsa, ortaya çıkan tablo ister istemez verimsizlik üretiyor.
Piyasalar açısından en kritik ihtiyaç artık yeni bir faiz şoku değil, öngörülebilirlik.
Bu nedenle Merkez Bankası'nın asıl görevi, enflasyondaki düşüşün kalıcı hale geldiğine ikna olduğu anda faizleri kademeli ve kontrollü biçimde aşağı çekebileceği bir yol haritası oluşturmak olmalıdır.
Benim beklentim net:
Yarın faiz değişmez.
Ancak enflasyon cephesinde beklenen iyileşme gerçekleşirse Temmuz veya Ağustos ayında sembolik bir indirim gündeme gelebilir. Örneğin yüzde 37'den yüzde 35'e yapılacak kontrollü bir geçiş, piyasalara panik değil güven mesajı verebilir.
Elbette bu senaryonun önünde riskler yok değil.
Kur üzerindeki baskı tamamen ortadan kalkmış değil.
Rezervlerin niteliği ve sürdürülebilirliği hâlâ tartışılıyor.
Küresel faiz ortamı da Türkiye'nin manevra alanını sınırlamaya devam ediyor.
Bu nedenle Merkez Bankası'nın gerektiğinde yeniden sıkılaşabileceği yönündeki mesajını masada tutması gerekiyor.
Ancak stratejinin merkezi yüksek faizde sonsuza kadar kalmak değil, ekonomiyi kontrollü biçimde normalleşme sürecine taşımak olmalıdır.
Çünkü Türkiye ekonomisinin bugün en büyük ihtiyacı ne düşük faiz ne de yüksek faizdir.
En büyük ihtiyaç güvenilir bir patikadır.
Yatırımcı da üretici de tüketici de artık yönünü görmek istiyor.
Yarın çıkacak "faiz sabit" kararı büyük ihtimalle sürpriz olmayacak.
Asıl önemli olan, o kararın sonrasına ilişkin verilecek mesajlar olacak.
Çünkü piyasa artık bugünü değil, yarını fiyatlıyor.
















