ABD: “HASTA ADAM”
Amerika Birleşik Devletleri, bir zamanlar dünyanın tartışmasız süper gücüydü. II. Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan bu dev, 1945’te küresel gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYİH) neredeyse yarısını elinde tutuyordu. Bugün ise tablo çok farklı: 2024 verilerine göre ABD’nin nominal GSYİH payı yüzde 26,2’ye, satın alma gücü paritesi (PPP) bazında ise yüzde 14,7’ye geriledi. Bu düşüş, Başkan Donald Trump’ın — ikinci döneminde Beyaz Saray’da otururken — “dünya ekonomisine savaş açma” politikasının da temel motivasyonunu oluşturuyor.
Gümrük vergileri, üretimin yeniden ülke içine taşınması (reshoring) ve Çin’e karşı agresif ticaret hamleleri… Tüm bunlar, ABD’nin hegemonik üstünlüğünü koruma çabasının yansımaları.
Ama asıl soru şu: ABD gerçekten “hasta adam” mı oluyor, yoksa bu sadece geçici bir tökezleme mi?
Borç Dağı ve Hegemonya Erozyonu
ABD ekonomisinin altında yatan en büyük baskı, borç yükü. Federal borç, Ekim 2025 itibarıyla 38 trilyon doları aştı; GSYİH’ye oranı yüzde 124,3. Sadece faiz ödemeleri 2023’te 726 milyar dolara ulaştı — bu, savunma bütçesinin yarısından fazlasına denk geliyor.
Küresel borç stoku da 323 trilyon dolara yaklaşmış durumda. Bu tablo, yalnız ABD’nin değil, dünya ekonomisinin de kırılganlığını artırıyor.
Buna rağmen Washington, savunma harcamalarında liderliğini sürdürüyor: 2024’te küresel askeri harcamaların yüzde 37’si, yani yaklaşık 1 trilyon dolar, ABD’ye ait. Bu durum, ekonomik baskı altında bile küresel nüfuzdan vazgeçmeyeceğini gösteriyor.
İmalat cephesinde ise tablo karmaşık. Son on yılda 1 ila 1,5 milyon üretim işi kayboldu. Pandemi sonrası bir toparlanma görülse de, 1980’lerden bu yana toplam 7,5 milyon işin kaybedildiği unutulmamalı. Trump’ın “ABD’de üret” çağrısı, bu nedenle sadece politik değil, stratejik bir refleks.
Enerji güvenliği de bu stratejinin bir parçası. Doğu Akdeniz gazı, Pers Körfezi petrolü ve İsrail’e sağlanan yıllık 3,8 milyar dolarlık askeri yardım, ABD’nin enerji rotalarını ve jeopolitik dengeyi garanti altına alma çabasının birer uzantısı.
Abartılı Tehditler ve Gerçekler
Küresel kamuoyunda ABD’nin “çökmekte olduğu” yönündeki iddialar çoğu zaman abartılı.
Örneğin, “5200 ABD üssü” söylemi doğru değil; yurtdışında yaklaşık 750-800 aktif üs bulunuyor. Aynı şekilde, “Yahudi sermayesinin Batı’yı terk ettiği” yönündeki komplo teorileri de temelsiz. Bu tür iddialar, ekonomik dönüşümün yapısal nedenlerini gölgelemekten öteye gitmiyor.
ABD’nin asıl sorunu, etnik ya da demografik değil; üretim gücü, borç yükü ve gelir eşitsizliği ekseninde şekillenen bir ekonomik paradigma krizi.
Evet, obezite, opioid bağımlılığı, sosyal çözülme gibi olgular insan kalitesine zarar veriyor. Ancak yapay zekâ, biyoteknoloji ve uzay teknolojilerinde hâlâ lider konumda. ABD’nin “inovasyon üstünlüğü” hâlâ en güçlü silahı.
Trump Doktrini: Savaş mı, Yeniden Doğuş mu?
Trump’ın politikaları, görünürde “Amerika’yı yeniden büyük yapma” amacını taşıyor.
Gerçekteyse, Çin’in yükselişini yavaşlatmak, enerji hatlarını kontrol altına almak ve üretim zincirlerini yeniden şekillendirmek hedefleniyor. Bu strateji, kısa vadede istihdam ve büyüme getirse de, uzun vadede tedarik zincirlerini zayıflatabilir.
Küresel ekonomi artık tek kutuplu değil. Çin’in GSYİH payı yüzde 16’yı aşmış durumda. Doların rezerv para statüsü hâlâ Washington’a zaman kazandırıyor, ancak hegemonya artık paylaşılıyor.
Tarihsel bir benzetmeyle, ABD bugün tıpkı Osmanlı’nın “hasta adam” döneminde olduğu gibi, küresel gücünü korumak için aşırı yayılma (overstretch) riskiyle karşı karşıya.
Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü”nde belirttiği gibi, ekonomik kapasiteyle askeri yük arasındaki dengesizlik, imparatorlukların sonunu getirir.
Sonuç: İşbirliği Tek Çıkış Yolu
ABD geriliyor, ama çökmüyor. 21 trilyon dolarlık dev ekonomi hâlâ dünyanın kalbi.
Ancak sürdürülebilir büyüme için yeni bir dengeye, daha az savaşçı, daha çok diplomatik bir duruşa ihtiyaç var.
Trump’ın içe kapanmacı politikaları kısa vadede oy kazandırabilir, ama uzun vadede izolasyonizm intihara eşdeğer.
Çünkü artık tek kutuplu değil, çok merkezli bir dünyadayız. Bu dünyada üstünlük, silahla değil, işbirliğiyle korunur.
Eğer ABD bunu göremezse, “hasta adam” metaforu tarihten çıkıp sahici bir teşhise dönüşebilir.














